
İstanbul’un belleğinde köklü bir ikon olan The Grand Tarabya (Tarabya Oteli), Uğur Talayhan’ın liderliğinde geçmişin zarafetini geleceğin inceliğiyle buluşturuyor. Onun vizyonunda Tarabya yalnızca bir otel değil; Boğaz’ın ruhunu taşıyan, lüksü gösterişten çok incelikle tanımlayan bir yaşam sahnesi. The Vault Mag’in 1. sayısında yer alan özel röportajın tam metni:

The Grand Tarabya yalnızca bir otel değil, İstanbul’un belleğinin önemli parçalarından biri. Siz göreve başladığınızda ilk hissettiğiniz sorumluluk neydi?
Göreve başladığım ilk gün, o kapıdan girerken hissettiğim şey heyecandan çok bir tür saygıydı. Çünkü The Grand Tarabya’nın eşiğinden geçen herkes, aslında 1966’dan bu yana biriken bir hafızanın içine adım atar. Ben de o gün bir binayı değil, bir hikâyeyi devraldığımı biliyordum. İlk ve en güçlü hissettiğim sorumluluk, bu köklü kimliği zedelemeden onu yeni bir çağa hazırlayabilmekti yani ne geçmişe fazla tutunup çağın gerisinde kalmak, ne de yenilenme uğruna otelin ruhunu feda etmek. İkisi arasındaki o ince dengeyi kurabilmek, benim için hem profesyonel bir görev hem de kişisel bir onur meselesi oldu. Bir liderin gerçek başarısı, kendinden önceki hikâyeye saygı gösterirken ona utandırmayacak yeni bir sayfa ekleyebilmesidir. İşe tam olarak bu bilinçle ve itiraf edeyim, bu tatlı ağırlığın omuzlarımdaki bilinciyle başladım.
Tarabya denildiğinde akla Boğaz, zarafet ve nostalji geliyor. Sizce bugün bu mirası yeniden yorumlamak ne anlama geliyor?
Bir mirası yeniden yorumlamak, çoğu kişinin sandığı gibi onu olduğu yerde korumakla ilgili değildir; asıl mesele onu yaşatabilmektir. Camekân arkasına konan bir miras, ne kadar değerli olursa olsun, zamanla yalnızca bir hatıraya dönüşür. Oysa Tarabya denince akla gelen o Boğaz, o zarafet, o nostalji, bizim için geçmişte kalmış bir anı değil; hâlâ nefes alan, yaşayan bir değer. Benim gördüğüm iş, bu ruhu bugünün diliyle yeniden anlatmak: köklü kimliği çağdaş bir konfor, uluslararası bir hizmet standardı ve bugünün misafirinin beklentileriyle buluşturmak. Yani amaç nostaljiyi taklit etmek değil, onu bugüne taşıyıp yarına devretmek. Benim için gerçek zarafet, hiç değişmeden kalan değil, özünü koruyarak yenilenebilendir. Tarabya’nın hikâyesi de tam olarak bu: sürekli akan, ama hep kendisi kalan bir Boğaz gibi.
“Bir binayı değil, bir hikâyeyi devraldım.”

Göreve gelir gelmez “Burada farklı bir dönem başlıyor” dedirten ilk uygulamanız ne oldu?
Doğrusunu isterseniz, farklı bir dönemi çarpıcı tek bir hamleyle başlatmaya inanmam; kalıcı değişim gösterişli açılışlarla değil, sessiz bir zihniyet dönüşümüyle gelir. Bu yüzden benim ilk ‘uygulamam’ bir mekân ya da bir hizmet değil, ekibimizle kurduğumuz ortak bir dil oldu. Herkesten önce şunu paylaştım: burada her misafir bir oda numarası değil; tanıdığımız, hatırladığımız, beklentisini önceden sezdiğimiz bir isimdir. Çünkü bir oteli dönüştüren, önce mermeri ya da mimarisi değil, çalışanının bakış açısıdır. Misafirin ‘burada bir şeyler değişiyor’ hissini büyük duyurulardan değil, kapıda karşılandığı andaki incelikten, hatırlandığı bir ayrıntıdan almasını istedim. Gerçek dönüşüm ilan edildiğinde değil, hissedildiğinde başlar; ve bence en güçlü ilk adım, insanların kalbini kazanan bir hizmet kültürü kurmaktır.
Önümüzdeki bir yıl içinde misafirlerin en çok konuşacağını düşündüğünüz yenilik hangisi olacak?
Umarım cevabım sizi şaşırtmaz, ama önümüzdeki dönemin en çok konuşulacak yeniliği tek bir hizmet ya da parlak bir mekân olmayacak. Ben bütünsel bir deneyim değişimine inanıyorum. Otelin Fairmont’a geçişiyle birlikte misafirlerimiz, yıllardır tanıdıkları o Boğaz zarafetini, dünyanın en ikonik otellerini bir araya getiren bir markanın uluslararası inceliğiyle harmanlanmış hâlde bulacak. Ama beni asıl heyecanlandıran, bu değişimin misafir tarafından büyük jestlerde değil, kendisine özel hissettiren küçük ayrıntılarda fark edilecek olması: doğru anda söylenen bir söz, hatırlanan bir tercih, beklenmeyen bir incelik. Ben en güçlü yeniliğin gürültüyle duyurulan değil, sessizce hissedilen olduğuna inanırım. Dolayısıyla en çok konuşulacak şey, işte bu görünmez inceliğin ta kendisi olacak.
Tarabya’nın ruhunu yeniden canlandıracak üç kelime seçseniz bunlar ne olurdu?
Zor bir soru, çünkü Tarabya’yı üç kelimeye sığdırmak biraz da onu sınırlamak gibi; yine de denemek isterim. İlk kelimem zarafet olurdu — bu kıyının yüzyıllardır hiç değişmeyen, abartıya kaçmayan asaleti. İkincisi süreklilik: 1966’dan bugüne kesintisiz akan, her kuşağa bir öncekinin hatırasını devreden bir miras. Üçüncüsü ise yenilenme; çünkü biz bu mirası bir yük değil, bir başlangıç noktası olarak görüyoruz. Bu üç kelime bir araya geldiğinde ortaya çıkan şey, aslında Tarabya’nın ruhunun ta kendisi: köklü ama asla durağan olmayan, geçmişini taşırken geleceğe bakan bir yer. Bana kalırsa gerçek prestij de burada gizli hem hafızası hem de hayali olan mekânlarda.
İstanbul’da lüks otel rekabeti hiç olmadığı kadar güçlü. Sizce The Grand Tarabya’yı rakiplerinden ayıracak en önemli unsur ne olacak?
İstanbul’daki rekabet gerçekten çok güçlü ve ben bunu bir tehdit olarak değil, bir motivasyon olarak görüyorum; çünkü güçlü rakipler insanı her gün daha iyisini yapmaya iter. Ancak bizi ayıracak en önemli unsur, hiçbir rakibin sonradan satın alamayacağı ya da inşa edemeyeceği bir şey: köklerimiz. The Grand Tarabya’nın 1966’ya uzanan hikâyesi, Türkiye’nin ilk beş yıldızlı otellerinden biri oluşu, Tarabya’nın adını ‘şifa’dan alan eşsiz kıyısı ve rezidanslarımızla sunduğumuz kalıcı yaşam biçimi… Bütün bunlar, bir otelin parayla değil ancak zamanla kazanabileceği bir derinlik. Yeni ve etkileyici yapılar her zaman olacak; ama tarih taklit edilemez. Buna Fairmont’un küresel gücü ve vizyonu da eklendiğinde, ortaya hem geçmişi hem de geleceği olan çok ender bir adres çıkıyor. Bizi ayıran, işte bu bütünlük.
Sizce artık misafirler beş yıldızlı bir otelden ne bekliyor, onları gerçekten şaşırtan unsur ne?
Bugünün misafiri, beş yıldızlı bir otelden konforu, kaliteyi ve estetiği zaten bir hak olarak görüyor; bunlar artık şaşırtan değil, en baştan beklenen unsurlar. Dolayısıyla farkı yaratan şey sunduğunuz olanaklar değil, misafire nasıl hissettirdiğiniz. İnsanları gerçekten etkileyen an, beklentilerinin daha dile getirilmeden sezildiği; kendilerini bir müşteri değil, beklenen bir konuk gibi hissettikleri andır. Lüks artık gösterişte değil, samimiyette ve inceliktedir. Bir misafiri şaşırtmanın en zarif yolu, ona büyük bir jest yapmak değil, onun için önemli olan küçük bir ayrıntıyı hatırlamaktır. Gerçek sürpriz görkemde değil, kendini gerçekten görülmüş hissetmenin verdiği o sıcaklıkta saklı. Ben ekibimle her gün tam da bunun peşindeyim.
Boğaz manzarası tek başına artık yeterli değil. Siz Tarabya deneyimini nasıl farklılaştırmayı hedefliyorsunuz?
Çok haklısınız; Boğaz manzarası eşsiz bir başlangıç noktası, ama artık tek başına bir ayrıcalık değil. Bizim hedefimiz misafire bir manzara seyrettirmek değil, ona bir duygu yaşatmak. Bunu birbirini tamamlayan katmanlarla kuruyoruz: köklü bir mekânın anlattığı hikâye, damakta iz bırakan bir gastronomi, yalnızca dinlendiren değil gerçekten yenileyen bir wellness anlayışı ve en önemlisi, her temas noktasında hissedilen kişisel bir ilgi. Manzara bir çerçevedir; asıl tabloyu, o çerçevenin içine yerleştirdiğiniz deneyim oluşturur. Bir misafir buradan ayrılırken ‘ne güzel manzarası vardı’ değil de ‘kendimi orada bambaşka hissettim’ diyebiliyorsa, işimizi doğru yapmışız demektir. Tarabya deneyimini farklı kılacak olan da tam olarak budur: manzaranın ötesine geçen bir aidiyet.
“Bir zamanlar lüks, sahip olunan nesnelerle ve gösterişli detaylarla ölçülürdü.”

Lüks artık sahip olunan şeylerden çok yaşanan anlarla tanımlanıyor. Tarabya bu dönüşümü nasıl yorumlayacak?
Bu dönüşüme yalnızca inanmıyorum, onu misafirperverliğin geldiği en olgun nokta olarak görüyorum. Bir zamanlar lüks, sahip olunan nesnelerle ve gösterişli detaylarla ölçülürdü; bugün ise insanın kendini bir hikâyenin parçası gibi hissettiği anlarla tanımlanıyor. Tarabya bu yorumu zorlamadan, doğallıkla taşıyor; çünkü bu kıyının kendisi zaten bir nesne değil, bir atmosfer, bir an, bir duygu. Sabahın ilk ışığında suyun rengi, akşamüstü teraslara vuran o sükûnet bunlar satın alınamaz, yalnızca yaşanır. Bizim işimiz de misafire pahalı bir konaklama satmak değil, hatırlanacak bir zaman armağan etmek. Çünkü bir deneyimi kalıcı kılan, onun görkemi değil, insanın içinde bıraktığı izdir. Lüksün geleceği bu anları çoğaltabilenlerin olacak; Tarabya ise bunun için âdeta biçilmiş kaftan.
İstanbul’un sosyal hayatında yıllarca önemli bir buluşma noktası olan Tarabya’yı yeniden şehrin gündemine taşımak için nasıl bir strateji izliyorsunuz?
Tarabya, on yıllar boyunca İstanbul’un en zarif buluşma noktalarından biriydi; bu sosyal hafıza bugün hâlâ canlı ve bizim için paha biçilmez bir zemin. Onu yeniden şehrin gündemine taşımak için izlediğimiz strateji, zorlama bir görünürlük ya da geçici bir popülerlik değil; doğal ve kalıcı bir çekim yaratmak üzerine kurulu. Bir yeri gerçekten gündeme taşımanın yolu reklamdan değil, insanların orada geçirdiği zamandan geçer. Bu yüzden odağımız, otelin gastronomisiyle, sosyal mekânlarıyla ve kültürel duruşuyla İstanbullular için yeniden bir buluşma adresi olması. Amacım, birinin arkadaşına ‘hadi Tarabya’da buluşalım’ demesini yeniden en doğal cümle hâline getirmek. Bir mekân, insanların anılarını biriktirdiği yer olduğunda gündemde kalır; biz de bu anıların yeniden burada birikmesini istiyoruz.
Oteli yalnızca konaklanan bir yer olmaktan çıkarıp yaşayan bir destinasyona dönüştürmek adına hangi projeler üzerinde çalışıyorsunuz?
Bir oteli yaşayan bir destinasyona dönüştüren şey, kapısından yalnızca konaklamak için girenler değil, oraya bir sebeple gelenlerdir bir sofra, bir kutlama, bir buluşma, bir an için. Bizim çalıştığımız yön de tam olarak bu: The Grand Tarabya’yı yalnızca konaklanan bir adres değil, İstanbul’un sosyal ve kültürel yaşamının içinde nefes alan bir merkez kılmak. Gastronomiden sosyal mekânlara, wellness’tan kültürel deneyimlere uzanan bütünsel bir yaşam anlayışı üzerine kafa yoruyoruz. Otelde geceyi geçirmeyen birinin bile burada değerli bir anısı olabilmeli; bir İstanbullu, seyahat etmeden de burada kendine ait bir kaçamak bulabilmeli. Somut adımları zamanı geldiğinde paylaşmayı tercih ederim; ama yön nettir: konaklama bir başlangıç, asıl hedef ise burayı bir yaşam biçiminin buluştuğu yer hâline getirmek.
Gastronomi artık lüks otellerin en güçlü kimliklerinden biri. Tarabya’nın mutfak vizyonunda nasıl bir değişim göreceğiz?
Bu soru bana özellikle yakın, çünkü ben bu mesleğe 17 yaşında bir mutfakta başladım; yıllar sonra bir otelin genel müdürü olsam da kalbimin bir parçası hâlâ o ateşin başında. Dolayısıyla Tarabya’nın mutfak vizyonu benim için sıradan bir başlık değil, kişisel bir tutku. Hedefim, uluslararası bir kaliteyle bu toprağın otantik lezzetlerini aynı sofrada, hiçbirini ötekine feda etmeden buluşturmak. Yedi ayrı yeme-içme mekânımız bu çeşitliliği sunmak için güçlü bir zemin veriyor. Ama benim için bir tabak yalnızca teknik bir başarı değildir; bir aidiyet, bir hafıza, bir hikâye taşımalıdır. Göreceğiniz değişim gösterişten çok özde olacak: gerçek malzemeye, ustalığa, mevsimin sunduğuna ve misafirin damağında bıraktığı ize saygı duyan bir yaklaşım. Çünkü en unutulmaz yemekler en gösterişli olanlar değil, en içten olanlardır.

Tarabya’nın terası, barları ve Boğaz kıyısı geçmişte İstanbul’un en prestijli buluşma noktalarındandı. Bu sosyal hafızayı yeniden canlandırmak için planlarınız neler?
Tarabya’nın terasları, barları ve Boğaz kıyısı bir zamanlar İstanbul’un en prestijli buluşmalarına ev sahipliği yaptı; bu, üzerine yeni bir gelecek inşa edebileceğimiz son derece değerli bir sosyal miras. Bu ruhu yeniden canlandırmanın yolu, mekânları yalnızca birer hizmet noktası gibi görmekten değil, onları insanların bir araya gelmek için can attığı yaşayan sahnelere dönüştürmekten geçiyor. Diba’da gün batımına karşı geçen bir akşam ya da Boğaz kıyısının o kendine has atmosferi, aslında bu köklü buluşma kültürüne birer davet. Amacımız, misafire yalnızca güzel bir manzara değil, hatırlamak isteyeceği bir gece sunmak. İnsanlar bir yerde güzel anlar biriktirmeye başladığında, o yer kendiliğinden yeniden hayat bulur. Biz de bu kıyıyı yeniden İstanbul’un ‘orada buluşalım’ dediği yer yapmak istiyoruz.
Kültür, sanat ve yaşam tarzı etkinlikleri konusunda yeni bir dönem başlıyor mu?
Evet, bu konuda çok heyecanlıyım. Kültür ve sanat, hem İstanbul’un hem de bu otelin kimliğinin ayrılmaz bir parçası; birini diğerinden ayrı düşünmek mümkün değil. İstanbul gibi yaratıcı enerjisi böylesine yüksek bir şehirde, The Grand Tarabya’nın bu dünyaya kapılarını açması bana son derece doğal geliyor. Ben sanatı, lobiye asılan bir tablo ya da takvime eklenen bir etkinlik olarak değil, misafirin deneyiminin doğal bir katmanı olarak düşünüyorum mekânın ruhuna sinmiş, zorlama olmayan bir varlık. Bu alanda atacağımız adımları gösterişten uzak ama özenli ve anlamlı bir yaklaşımla şekillendireceğiz. Çünkü kültürel bir duruş, ne kadar yüksek sesle duyurulduğuyla değil, misafirin onu ne kadar içten hissettiğiyle ölçülür. Evet, bu anlamda yeni ve umut verici bir dönemin kapısındayız.
Bu röportaj The Vault Mag’in Eylül 2026 tarihli 1. sayısında yayımlanmıştır. Derginin tamamına Sayılar sayfasından ulaşabilirsiniz.
The Vault Mag sitesinden daha fazla şey keşfedin
Son gönderilerin e-postanıza gönderilmesi için abone olun.